Sultan's profile"TürkCelil -Haberci" BlogListsSkyDrive Tools Help

"TürkCelil -Haberci"

Bu "Blog'da "arada bir" -EMLAK- ve Motorsiklet Satış ilanları da yer alacaktır..." (Eklenen yazıların tümünü görmek için lütfen: "ÖZET" tıklayınız)...
Ve yazıları
No list items have been added yet.

Sultan

www.turkcelil.com/
www.turkcelil.com/3v/
No list items have been added yet.
November 23

HAYAT (Nıetszche’den seçmeler)

 
HAZIRLAYAN (pps) PSİKOLOG MİNE AKTAŞ
Gidene kal demeyeceksin. ..
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır
Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hep sen olursun...
Düşün...
Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu,
sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni,
sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?

Her şey sende başlar, sende biter...
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme,
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...
Ya çare sizsiniz ya da çaresizsiniz...

Öyle bir hayat yaşadım ki, cenneti de gördüm cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum
Oynadım… Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum, okudum anlamadım.

Kendi kendime konuştum bazen evimde,
hem kızdım hem güldüm halime. 
Sonra dedim ki söz ver kendine
Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,
Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.

Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.
Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım...
 
Gönderi: Nurten Akyazılılar
 
Western Philosophy 19th century philosophy
Full name Friedrich Nietzsche
Birth October 15, 1844
(Röcken bei Lützen, Prussia)
Death August 25, 1900 (aged 55)
(Weimar, German Empire)
School/tradition Weimar Classicism; precursor to Continental philosophy,
existentialism, postmodernism, poststructuralism, psychoanalysis
Main interests aesthetics, ethics, ontology, philosophy of history, psychology, value-theory
Notable ideas Apollonian and Dionysian, death of God, eternal recurrence, herd-instinct, master-slave morality, Übermensch, perspectivism, will to power, ressentiment
November 19

Atatürk'e Yalan Söyleyenler ve O'nu 'Taşıyamayanlar'...

 

cumhurBedri Baykam

 
Yeni bir 10 Kasım haftası geçirdik. Atatürkün ölüm yıldönümünde İstanbuldaydım. Televizyonda herkesi sırayla dinledik. Hepsi Ataya olan saygısı, sevgisi ve hayranlığını aktardı. Sakince dinledim: Meğer Onu ne çok seven devlet büyüğü ve “kurumsal” başkan varmış! 
Ben herhalde başka gezegende yaşıyorum. Her gün Atatürkü savunduğu için susturulan gazeteciler, görevden alınan eğitimciler, içeri alınan yazarlar, herhalde benim uydurduğum senaryolar! Riya, inkârcılık ve çıkar adına neler yapılabileceğini tekrar dehşetle gördüm.

Atatürke“Anıtkabir’in gözüne baka baka’’ nasıl yalan söylendiğini gördüm. Onun mirasını en sinsi taktiklerle çökertmeye çalışanların, Onun karşısında nasıl ezilip büzülerek bir şey olmamış gibi Ataya Atayı övdüklerini gördüm. Hayat dersi diye ibretle seyrettim. Sonra her şeyi seyreden diğer bazılarına baktım. Herkesin bir hesabı kitabı vardı ve tek ortak noktaları, Ataya “rahat uyu” cümlesini sarfettikleri zamanki umursamazlıklarıydı.

Ülke kabaca üç gruba ayrılmış: Atatürk Cumhuriyeti
ni toptan değiştirmeye çalışanlar, onları durdurmak için canları ve gelecekleri pahasına demokratik haklarını kullanarak tepki verenler ve... bu iki gruba dahil olmadan korkakça, çok zeki bir şeyler söylüyor görünerek “Dini istismar edenlerle, Atatürk’ü istismar edenlere eşit derecede karşıyım” gibi bir cümleyle ortaya harika inciler dökenler... İşte en çekemediğim grup onlar. Oh ne rahat! Hem bir şey yapma, hem yapanlara çamur at, kabahat tepki verenlerdeymiş gibi ortadan yorumlar yap, böylece ne şiş yansın, ne kebap!

İşte başta onlar olmak üzere, bu ülkenin aymazlarına, Hasan Âli Yücelin, Atatürkün naaşı Etnografya Müzesine taşınırken yazdıklarını okutmak istiyorum. Sevgili arkadaşım, yazar Turhan Feyizoğlu yolladı. 21 Kasım 1938 günü naaşı taşıyan 12 vekil şu isimlerden oluşuyordu: Naşid ULUĞ (Kütahya), Mehmed SOMER (Kütahya), Eyüb DANIŞOĞLU (Trabzon), Kenan URAL (Manisa), Hasan Âli YÜCEL (İzmir), Hikmet IŞIK (Erzincan), Hilmi ÇORUH (Mardin), Zühtü AKIN (Kırklareli), Galib PEKEL (Tokat), Hamdi Mustafa GÜRSOY (İstanbul), Osman ERÇİN (Manisa), Atıf BAYINDIR (İstanbul). Yücelin sözleri (özetle) kulaklarımızda patlıyor:

“Biliyor musun, bu ağaçtan kolunu tutarak taşıdığın tabutun içinde kim var? O insan mı? Olamaz. O bir cihandı. Fezalara sığmamalıydı; nasıl bir soğuk mahfazanın içinde durabiliyor?.. Sen bu muammayı çözemezsin. Önüne bak. Taşı, o cihanı bu tabutun içinde belleyerek taşı!.. Sen O’nu daima kendi arzularına göre yürür ve yaşar görmüştün. Şimdi O, hareketlerini sizin iradelerinize bırakmıştır. İstediğiniz yere koyup, dilediğiniz yere kaldırıyorsunuz. Niçin bu hür ve hareketlerine sahip insan, hürriyetinden ve iradesinden vazgeçmiştir?

Şimdi senin götürmek istediğin yer, O’nun gitmek istediği yerdir. Gözlerinin nemini kurutmadan, bol bol gözyaşı dökerek O’nu taşımak vazifendir. O kadar!.. Taşı O’nu… Bir cihan götürüyorsun. Cihanları yaratan bir insan götürüyorsun. Korkma ezilmezsin. O, kendini ezilmeden taşıtmak için sana kendi kudretinden vermiştir. Dikkat et, bu tabutun içindeki varlığında da O seni taşıyor. Sen kendini taşıyor gibisin. Karanlık meçhullere dalma. Ellerinin üstünde en büyük hakikati götürüyorsun. Maziyi istikbale halkediyorsun.

Taşı; yükün ağır, fakat paha biçilmez bir kıymettedir. Taşı; O’nu taşıyarak sen de tarih oluyorsun! Yer nemli, gök nemli, gözlerin nemli. Bu ıslak hava içinde kaskatı ve kupkuru bir şey taşımaktasın. Üzülme. Maddenin ve ruhun bu çiseleyen yaşlarıyla o katılık yumuşuyor, o kuruluk yavaş yavaş yok oluyor. Taşıdığın cansız şeye yepyeni, başka bir hayat gelmektedir. Ve onun için değil midir ki O’nu taşırken bu hayat sana da sirayet ederek o aziz yükün altında dipdirisin. Canlısınız; taşıyanda ve taşınanda ölüm artık siliniyor. Fanilik, beka (kalım) ile omuz omuza… Bu kadar yakınlık içersinde O’nu hayatta hissetmiyor musun? Taşı, O’nu taşıyarak yaşayacaksın. Yaşadıkça O’nu taşıyacaksın. Taşı, taşı!..”

bedri.baykam@gmail.com

Faks: 0212 227 34 65

Mustafa'dan Can'a

Kopyası söylevUtandım çocuk,
Beni anlatan bir film yapmışsın çocuk. Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım. Bundandır utancım.
Komutam altında bu vatan için kanını akıtan mehmetlerden utandım.

Özgürlük demiştim çocuk, benim karakterimdir.
İlim demiştim çocuk, tek yol göstericidir.

Karanlıktan korkardı demişsin benim için. Korkardım evet.
Bu ulusu boğmak üzere olan karanlıktan korktum.

Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?

Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk?
Nerede benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?

Anlatmadılar mı sana?

Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ülkede hâlâ padişahlık rejimi varken ve bütün kararları tek başıma verebilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk?
Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum. Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?

Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli iyi bir insansın.
Çalışkansın, zekisin.
Hacıları, hocaları anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum.
Onlar hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını aldım ellerinden.
Kara cüppeleri ile çöktükleri milletin ümüğünden çekip aldım hepsini.
Sevmeyecekler beni elbette çocuk.
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu Kara kalplilerle?

Dedim ya çocuk sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım.
Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu bir bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu bunca konuşmamda.
Yazık olmuş be çocuk. Onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına.
Veremem ki şimdi hesabı çocuk, ne o gencecik bedenlere, ne gözü yaşlı annelere.
Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan derlerse, bu nesiller miydi ölü evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?

Olmadı be çocuk, olmadı.

Taner Yenidoğan
6 Kasım 2008

Gönderi:
Müjdat Şenocak
senocak60@gmail.com

Gönderi:
Müjdat Şenocak
senocak60@gmail.com

November 09

Mustafa filmi 2. Ergenekon Operasyonudur.

İşçi Partisi MKK Üyesi ve Sendika Bürosu Başkanı Mehmet AKKAYA;

Graham Fuller ve Karen Fogg; ‘Türk tarihini beyinlerden temizleyin’
Can Dündar Atatürk'ü sarhoş, kafayı bulunca ağlayan, hoyrat, çevresine eziyet eden, itiraz edeni asan, milletten bihaber, milleti küçümseyen, Batı hayranı, zevk-sefa düşkünü, kadın düşkünü, Ordu varken çete kurmaya kalkan, devrimleri intikam için yapan, dinsiz, kendi heykellerini diktiren, megaloman, günde 3 paket sigara içen, bunalımda, yalnız, çaresiz ve zavallı bir adam olarak sunmaktadır.

İnsani boyut adı altında cımbızla seçilenler, haçlı irticanın tespihine dizilmiştir
Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe izleyince 'kahrolduğunu' söylüyor. ''Orada Atatürk'ü yalnız ve son derece tedirgin, tek başına gösteriyorlar. Atatürk hiçbir zaman yalnız değildi. Arkasında sevgi dolu milleti vardı. Hiçbir devlet adamı Atatürk kadar milletini sevmemiştir. Atatürk'ü şimdikiler gibi 500 kişi korumuyordu. Atatürk'ün koruması halkıydı' diyor.

Neden Can Dündar?
Bu film neden bir Kemalist’e, vatansevere değil de Can Dündar’a havale edildi?
Sabahattin Önkibar Can Dündar’ı şöyle tarif ediyor; ''Babası MİT görevlisi, kendisinin ne olduğu ise meçhul. Dündar bir gün devrimcidir, öbür gün AB taraftarı. Bir gün İslamcıları ve PKK’yı bile kucaklayan sözde özgürlükçüdür, öbür gün Kemalist. Bir gün masa başı belgesellerini finanse eden şirketlerin sözcüsüdür, ertesi gün özel girişim düşmanı. Bir gün ÖDP’lidir, ertesi gün Ecevitçi, yani kısacası ne olduğu belli olmayan bir meçhul adamdır.''

Bu filmin neden Can Dündar’a havale edildiğinin yanıtı buradadır.

Neden Mustafa Kemal’e saldırılıyor.

Mustafa Kemal, vatan yapılan bu coğrafyada başı dik bir ulusun adıdır.
Mustafa Kemal, emperyalizme karşı ulusal bağımsızlık için sadece Türk milletinin değil, bütün mazlum milletlerin esin kaynağıdır.
Mustafa Kemal, emperyalizmin vahşetinin, işgallerinin, tankının, topunun ve kanlı çizmelerinin tarumar edilebileceğinin kanıtıdır.
Mustafa Kemal, ortaçağa ve tarikatlara karşı laikliğin ve aydınlanmanın yükselişidir.
Mustafa Kemal, birlikte yaşama adına, bölünmezlik adına, ulus devlet adına semboldür. Mustafa Kemal, kapitalizmin kar vahşetine karşı, insanın, toplumun ve ülkenin yararını esas alan ekonominin adıdır.

Sadece Türkiye'nin tarihine değil, aynı zamanda geleceğine saldırılmaktadır.
Ruhunu emperyalistlere sunanlar, ortaçağın kalıntıları ve tarikatlar,  cüzdanları için vatanı satanlar olanlar, hep Mustafa Kemal’e düşman oldular.  Atatürk’ü beyinlerden temizlemeye çalıştılar hep yıllar yılı.

 2. Ergenekon Operasyonu
Türkiye Amerika ve Avrupa tarafından parçalanmaya çalışılırken, 'Mustafa adlı filim, bu bilince, umuda, gurura ve inanca saldırmaktadır. Bu filmin startını Graham Fuller ve Karen Fogg verdi. Amerika'nın ve Avrupa Birliği’nin bu yöneticileri ‘Türk tarihini beyinlerden kazıyın’ emrini verdiler. Her raporlarında bu yönde baskılar yaptılar. İşte işbirlikçiler o emirlerin gereğini yerine getiriyorlar.

Ergenekon adı verilen Amerikan saldırısı ile milli direncin önderleri hapse atılmış ve ülkemizi korumakla görevli Ordumuz kuşatılmaya çalışılmıştır. Bu filmin adı, afişi için kullanılan resim ve yukarıda aktardığım içeriği,  Atatürk ve vatan sevgisinin beyinlerden silinmesi için üretilmiştir. Bu film 2. 'Ergenekon operasyonunun bir parçasıdır.

Özetle Mustafa filmi
Laikliğe karşı karşı, ortaçağın ve tarikatların,
Ulusal egemenliğe karşı hilafetin ve saltanatın,
Bağımsızlığa karşı emperyalizmin,
Üniter devlete karşı milleti ve ülkemizi parçalamak isteyenlerin,
Cumhuriyete karşı holdinglerin,
Harf devrimine karşı cehaletin,

Türk milletine karşı Graham Fuller’in ve Karen Fogg'un yanındadır.
Bedbahtların ve efendilerinin bilemedikleri gerçek şudur ki, bu milletin beyninden Mustafa Kemal'i silmeye kimsenin gücünüz yetmeyecektir.

 http://groups.google.com.tr/group/aydinlik-gelecek-hareketi?hl=tr 

 
November 07

Can Dündar ve “Mustafa” Filmi

Osman Bahadır   -CBT-Bilim ve Siyaset

 cizgiata

Şimdiye kadar Atatürk’ün kişisel yaşamı ve siyasi mücadelesiyle ilgili bu denli saptırıcı ve tahrif edici popüler bir esere rastlanmamıştı.

Can Dündar’ın metnini yazdığı ve yönettiği, Atatürk’ün yaşamını konu alan “Mustafa” filmi, çeşitli yönleriyle kamuoyunda tartışılıyor.

Atatürk’e karşı, cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçüde yoğunlaşan karalama kampanyalarının sürdürüldüğü bir sırada vizyona giren bu yarı-belgesel film, bu kampanyanın en güçlü ve en sinsi numunelerinden biri olduğunu ortaya koymuş bulunuyor.

 

Şimdi bu tahrifatlar ve manipülasyonlardan sadece bazılarına değinmek istiyorum:

Kurtuluş savaşının başlangıcında, Mustafa Kemal, Kazım Karabekir karşısında adeta onun himayesine muhtaç, aciz bir kimse gibi sunulmaktadır. Öyle ki, Karabekir’in Mustafa Kemal ile karşılaşması öncesinde, Mustafa Kemal’in Karabekir tarafından tutuklatılarak Saray’a teslim edilmesi ihtimali ve hatta böylece idam edilmesi tehlikesi varmış da, fakat Karabekir’in Mustafa Kemal’e bağlılığını bildirmesiyle Mustafa Kemal çok rahatlamış gibi gösteriliyor. Bu, tarihi gerçeklerin bilinçli olarak tamamen saptırılmasıdır. Ve elbette buradaki amaç, Kurtuluş hareketinin en kritik bir evresindeki belirleyicilik rolünü, Mustafa Kemal’den alıp Karabekir’e vererek, sözde Mustafa Kemal’in öncü niteliğini yok göstermek ve böylece onu sıradanlaştırmaktır.

 

Şimdi Dündar’ın şu pek basit soruya cevap vermesi gerekiyor: Madem bütün inisiyatif Karabekir’deydi de, niçin, komutanlıktan istifa etmiş durumda olan Mustafa Kemal, o sırada ordu komutanı olan Karabekir’e bağlılığını bildirmedi de, tersine Karabekir, sivil durumdaki Mustafa Kemal’e bağlılığını bildirdi? Bir ilkokul çocuğunun bile aklına gelebilecek bu soruya Dündar’ın cevabı var mı? Ama biz onu beklemeden cevabımızı verelim:

Çünkü Mustafa Kemal, gerek komutanlar ve subaylar, gerekse Anadolu’nun direnişi düşünen yerel güçleri nezdinde, saygınlığı ve prestiji en yüksek kimseydi. Çünkü o, Çanakkale Savaşı kahramanı olarak sadece Anadolu’da değil, fakat aynı zamanda uluslararası sahada da büyük bir üne sahipti. Onun direniş hareketinin öncüsü ve lideri olması konusunda hiçbir fikir ayrılığı bulunmuyordu.

 

Karabekir de daha Atatürk’le görüşmeden önce ona desteğini açıklamıştı. Böyle bir direnişi ancak onun yönetebileceği konusunda herkes görüş birliği içerisindeydi. Bu gerçeği anlayamayan bir kimse, kurtuluş savaşıyla ilgili hiçbir şeyi tam olarak anlayamaz.

“Bir günde medreselerin kapısına kilit vuruldu. Mustafa da böylece medresede öğrenciyken kendisini dövmüş olan Kaymakçı Hafız hocadan intikamını almış oldu” denilmektedir. Burada da derin bir analizle karşılaşmış bulunuyoruz. ÖSS’ye hazırlanan bütün öğrenciler hemen anlar ki, “kapısına kilit vuruldu” deyimi, kapısına kilit vurulanı olumlayan bir ifadedir. Anlaşılıyor ki, Dündar medreselerin kapatılmış olmasından da hoşnut değildir. Çünkü medreselerin kapatılma nedenlerinden bir kelimeyle bile söz etmiyor. Oysa biliyoruz ki, kapatılışlarına kadar modern bilimsel zihniyet ve bilgiler, medreselerin kapılarından içeriye girememişti.

 

Mustafa Kemal’in Vahdettin ile yaptığı görüşmede, Vahdettin’in “Paşa, bu devleti siz kurtarabilirsiniz” sözü yansıtılıyor. Fakat bu görüşme, onların odadaki pozisyonlarının krokisine kadar ayrıntılarıyla verilirken ve böylece vurgulanmış olurken, Vahdettin’in daha sonraki davranışlarından ve Mustafa Kemal’in idam hükmüyle ilgili fermanından hiç söz edilmiyor. Bu tek yanlılık, doğal olarak Vahdettin’in imajına olumluluk olarak yansımış oluyor.

 

Atatürk özellikle son yıllarında, işsiz, güçsüz, sürekli inzivaya çekilme isteği duyan, kendini içkiye ve sigaraya vermiş bir kimse olarak sunuluyor. Bunlar Atatürk’le ilgili ilk kez rastlanan manipülasyonlar değil elbette. Ama geniş kitlelere ulaşan bir filmde bu saptırma daha önemli hale geliyor. Atatürk sadece siyasi ve askeri bir önder değil, fakat aynı zamanda bir entelektüeldir. Yaşamının son anlarına kadar da hem siyasi çalışmalarını, hem de entelektüel faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürmüştür. Bunu anlayabilmek için belki biraz entelektüel olmak gerekiyor.

 

Diğer yandan, Dündar’ın “boşluk ve sıkıntı içindeki Atatürk” imajı yaratma çabaları, filmin içinde Atatürk’ün 1937 yılındaki Antakya meselesiyle ilgili çalışmalarıyla zaten yalanlanmış oluyor. Ayrıca Atatürk 1937 yılı kışını, diğer çalışmalarının yanı sıra, geometri kitabını hazırlamakla geçirmedi mi? 1937 baharında da, geometri dilindeki devrimi açıklamak için hasta haliyle Anadolu liselerini dolaşmadı mı?

Bunlar, “Mustafa” filmiyle ilgili eleştirilerimizden sadece bazılarıdır. Ama bu kadarı bile, bu filmin ne objektif, ne de belgesel olmadığını kanıtlamak için yeterlidir.

 

Can Dündar’ın sözleri ve yorumları, Atatürk’ün olağanüstü devrimci ve tarihsel kimliğini alçaltmaya yetmez.

 

bahadirosman@hotmail.com

November 06

ATATÜRK'DEN UNUTULMIYACAK BİR ANI!

söylev
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;

- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoz. Şunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.

Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.
Bunu Atatürk'e uzattı;

- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
('Ananı da al git' deyip, bir anlamda vatandaşa küfredenler var artık zamanımızda)
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'

Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir.

Ortada dolaşan saçma sapan elektronik postaları 10 kişiye yollamak yerine, bu tür yazıları herkese yollarsak belki Atamızın değeri daha çok anlaşılır.

Gönderi:
Prof. Dr. Hakki Keskin, MdB
EU- Erweiterungsbeauftragter der Fraktion DIE LINKE. Mitglied des Verteidigungsausschusses

 

Torpil Nasıl Yapılır?

Kopyası ayakta

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Bakanın gür sesi:
"Giriniz!"
Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu:
"Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı..."

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
"Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın..."
Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:

"Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.

Mektubun içeriği şöyle:
"Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek:
"Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı." diyerek olayı anlatmış.  İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:
"Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse."

Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar.

İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir...
Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi.

Ya şimdi?

Gönderi:
Prof. Dr. Hakki Keskin, MdB
EU- Erweiterungsbeauftragter der Fraktion DIE LINKE. Mitglied des Verteidigungsausschusses

November 04

DİL ÜZERİNDEN OYUNLAR...

 

Türk Milleti üzerinde oynanan büyük oyunun en önemli bahanelerinden biri de dildir.
Dünya üzerinde asimile olmaya yatkın bir millet olan Türkler kolayca dillerini kaybedebilmektedir.
Örneğin altmışlı yılların başında  Almanya'ya çalışmak üzere giden bazı Türklerin bazı torunları günümüzde çoktan Türkçeyi unutup Almanca konuşmaya, Alman gibi düşünmeye ve Alman gibi yaşamaya başlamıştır.
Biz Türkler hakkında bu konuda birçok örnek verilebilir.
Türkçeyi kaybederek Kürtleşen, Almanlaşan, Bulgarlaşan, Macarlaşan, Arnavutlaşan, Gürcüleşen çok insanımız vardır.

Güneydoğumuzun göçebe Karakeçili aşireti bugün Türkçe bilmese bile özbeöz Türk olan kardeşlerimizdir.
Yine Balkanlarda Makedonca konuşan Torbeşler ve Arnavutça-Boşnakça konuşan Goralılar nihayet Pomakça konuşan Pomakların Türk oldukları konusunda zerrece şüphe yoktur.
Bugün hepimiz bilmeliyiz ki; Kürt milliyetçiliğinin öncüleri, kendini Kürt olarak tanımlayan kardeşlerimiz değil bizzat emperyalist devletlerin hizmetindeki yabancı misyonerler, gezginler ve konsoloslardır.
Kürtçülüğün babası da P.Maurizio Garzoni adındaki Katolik misyoner bir papazdır.
Kürtlerin var olduğu iddia edilen coğrafya üzerinde bu gün Türkiye, Suriye, İran ve Irak Devletleri bulunmaktadır.

Geçmişe dönüp baktığımızda bu topraklar üzerinde uzun bir tarihi süre içinde Türk Devletlerinin hükümran ve Türk Milletinin meskun olduğunu görmekteyiz.
Haçlı zihniyetinin Türk Milleti üzerinde, onu hâkimiyeti altına almak için denediği iki yöntem vardır. Bunlardan biri asimile diğeri de başkalaştırmadır.
Bu gün Kürt meselesi denilen şeyin altında işte bu başkalaştırma projesi yatmaktadır. Bunun için uyduruk bir dil yaratma ile bu işe başlanmıştır.
P. Maurizio Garzoni, 18.yüzyılın son çeyreğinde bu günkü Türk-Irak sınırının 30 kilometre kadar ötesinde buraya dikkat edin tam 18 yıl boyunca yaşamış, Kürtler, Ermeniler, Asuriler, Keldaniler, Nesturiler arasında çalışmıştır..
Bu sırada Kurmançi ağzını da öğrenmiş ve 1787 yılında tarihte bir ilk olarak Roma'da İtalyancayla Kürt Dili ve Grameri sözlüğünü yayınlamıştır.
Papaz Garzoni bütün bu zahmetlere ve mahrumiyetlere neden katlanmıştır?

Neden bu meçhul diyarlarda yıllarca ömür tüketmiştir?

Avrupa'da kıyıda köşede ve gölgede kalmış onca dil Ya da lehçe sayabilirsiniz.

Bask, Katalan, Korsika, Bröton, Gal, İskoç, Malta dilleri gibi...
Misyoner Garzoni, bu diller ortada dururken neden gelip bizim Anadolu'nun Kurmançi ağzına merak sarmıştır?
Sebebi gayet basit: 18. yüzyıla kadar izlenen Türkleri dıştan yıkma stratejisi, içten yıkma stratejisine dönüştürülmüştü. Başrolde ise Vatikan ve onun itibarlı devletleri Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya vardı.
İçten yıkma stratejisi bu gün din farklılıkları, etnik farklılıklar, dil, lehçe ve ağız farklılıkları, bölge ya da aşiret farklılıkları gibi hususlar üzerinden aynı güçler tarafından sürdürülmektedir.

Yapılan bilimsel çalışmalarla ülkemizde konuşulan ve adına Kürtçe denilen Kırmançi ve Zazaca ağızlarının, Göktürk ve Uygur lehçeleriyle birlikte Çuvaşçanın karşılaştırılması suretiyle Eski Türkçe ile ilişkisi ortaya konmuştur.
Bu gün bunları konuşup birliğimizden dem vuracağımıza ve Türk Milleti üzerine yapılan planları deşifre edeceğimize nelerle uğraşıyoruz?
Ancak malum güçler, Türk Milletini Kürt adında başkalaştırma çalışmalarına bir İtalyan Katolik Misyoner Papaz eliyle 1787' de başlarken bir Alman marifetiyle de 1960'lı yılların başında Doğu Karadeniz Bölgemizde de Laz, Hemşenli, Gürcü, Poşa ve Pontoslu Rum gibi etnik parçalar tanımlamaya başlamıştır.

Çok sistemli bir şekilde ve iç içe geçmiş projeler çerçevesinde Prof. Dr. Anthony Bryer ve ekibi tarafından ilginç işler yapılmaktadır.
Yine altmışlı yılların başında bölgeye gelen Wolfgang Feurstein adlı bir Alman kendini Laz ulusu yaratmaya adadığını açıkça söylemiş, önce Lazca yazı dili oluşturmak için Laz Alfabesi düzenlemiş, ardından bu Laz Alfabesi ile ilkokul seviyesinde metinler hazırlamış ve uyduruk Lazca gramer bilgileri ile sözlük çalışmaları yapmıştır.
Görüyorsunuz; İtalyan Garzoni'nin yaptıkları ile Alman Feurstein'ın yaptıkları arasında tarih olarak büyük bir zaman aralığı olmasına rağmen (1787-1960) ne kadar büyük benzerlikler var!

Biri Kürt Ulusu diğeri Laz Ulusu yaratma peşinde. İkisinin de kullandığı ortak argüman: Dil .
Merak etmeyin bunlar gibi davranan ve yaşayan birçok kişide Türk Milletini lime lime etmek için onlarca ulusçuk yaratmaya çalışıyor. İçten yıkma stratejisinin en önemli ayağı; dil, lehçe ve ağız farklılıklarının üzerine giderek başkalaştırma ve bunun sonucu olarak bölme operasyonudur.
Bu son zamanlarda Yeni Osmanlıcılık akımı ile de körüklenmektedir.
Devletimizi yönetenler ve siyasiler bu tuzağa düşmemelidir.
Coğrafyamız üzerinde yaşayan insanlarımızın tamamına yakını Turan kökenlidir yani Türk oğlu Türktür.

Ancak başkalaştırma operasyonları sonucu kendilerini sanki başka bir
topluluğa mensupmuş zannına düşmüş olabilirler. Önemli olan bunları
onlara anlatmaktır.
Ortak Türk Tarihi yazılabilmiş olsaydı Türk Milletinin Atavatan'ından bu yana yaşadıklarını anlar, oyunların farkına varır, tuzağa düşmezdik.
Binlerce yıl önce Çinlilerin oyunları ile yakın tarihin İtalyan'ının, Alman'ının, Rus'unun, Amerikalı'sının ve İsrailli'sinin oyunu hep aynı.
Bütün bunlara en güzel cevap Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk Milleti ile ortaya koyduğu Türkiye Cumhuriyeti projesidir.
Onlar ne kadar uğraşsa da bu millet başındaki badireleri atlatacak,düzlüğe çıkacak ve mutlaka ama mutlaka hesap soracaktır.

Özcan PEHLİVANOĞLU
RUMELİ BALKAN TÜRKLERİ FEDERASYONU
Genel Başkanı

Evladım, sen artık Türk değil ''Türkiyeli''sin!!!!

 

16 milyon kişinin oyuyla iktidar olan parti öyle buyuruyor!!!

Biz artık Türk Milleti değil, hepimiz Türkiyeliyiz!!!

Kendinden bahsederken de sakın 'vatansever' kelimesini kullanma..
Çete mensubu olmakla suçlanabilirsin, başın derde girebilir...

Milliyetçilik, ulusalcılık gibi söylemlerde de bulunma, ırkçılıkla suçlanabilirsin...

Ülkeyi ne kadar sevdiğinden, ülkeye bağlılığından kimseye söz etme, ''bu topraklar edebiyatı'' yapmakla suçlanırsın, ciddiye alınmazsın....

 

Zaten, vatan dediğin nedir ki??

İmara açılabilir Hazine arazisi, satılabilir liman, para karşılığı devredilebilir nehir, maden falan filan demektir...

Ha unutmadan, büyük dedenin Çanakkale, Suriye, Kafkas cephelerinde çekilmiş subay üniformalı resimleriyle Atatürk takvimini de indir duvardan...

Kendini suçlu hissetmemen açısından söylüyorum yani.
Bakışlarından rahatsız olabilirsin...!!!

 

Bundan sonra PKK'lılar haraç almaya geldiklerinde onlara iyi davran.

Ödemelerini yap, bir de yemek ısmarla.
Öcalan posteri, PKK bayrağı verirlerse kabul et..

P.K.K BOZUNTULARI Artık Meclis'te.

'PKK ile aramıza mesafe koyamayız' diyen, Türkçe'yi kabız konuşabilen milletvekilleri tarafından alenen temsil ediliyorlar..

Bölünmüş, Güneydoğusu'nda Kürdistan yazan Türkiye haritası açarlarsa itiraz etme..  ''Büyük Ortadoğu Projesi böyle bir harita gerektirmektedir' ' de ve kabullen.

Yavrum, artık kibar, zarif, efendi, çelebi, dürüst, namuslu olmana da gerek yok..

 

 

İstediğin zaman argo konuşabilir ve hatta küfredebilirsin.
Kendini tutamadığında ya da etrafta seni durduracak birileri olmadığında karşındakine tekme tokat da girişebilirsin..

Karşı çıkanı ez, döv, parçala, hayatı zindan et.
Emin ol hiç kimse yaptıklarının hesabını sormayacaktır.

Yasalar ancak onlara uyanlar için vardır.
Türkiye'de yasalar kişinin maddi gücüne bağlı olarak esnetilebilir, değiştirilebilir..

Yapabilirsen kendine hemen bir silah edin, gücün daha da 'tartışılmaz' hale gelir.

Sana rüşvet, komisyon, bahşiş teklif edildiğini anlarsan sakın direnme, biraz Pazarlıkla fiyatını artırmaya bak ve verilen avantayı hemen kabul et.
İnan ki hiç bir sakıncası yok.

 

Tersine, rüşvet almak, çalmak artık insana saygınlık kazandıran, gücüne güç katan faziletler..

Bu ülkenin yarısı sadece maddiyata tapınıyor artık.
Maddiyatın kaynağı önemli değil.

Servetini uyuşturucu, silah, kadın satarak, rüşvet alarak edinmiş olabilirsin..

Bundan utanma!!

 

İnsanların dini inançlarını kullanarak büyük miktarda paralar da toplamış olabilirsin, bunu da vicdan meselesi yapma.
Hiç sorun değil.,

Bütün yapman gereken bir banka kurarak 'kara' paranı aklamak olacaktır.

Hesap sormaya cesaret eden olamaz.
Olursa eğer ''Ben soyguncu değilim'' dersin..

''Banka soymadım, banka kurdum''.
Namustu, dürüstlüktü, boş ver bunları.

Turgut Özal'dan beri para etmiyor bu hasletler..!!!

Küreselleşmeye, özelleştirmelere, yabancılara satışlara karşı çıkma.

Ülkenin bankaları, petrol yatakları, madenleri, nehirleri, limanları, barajları satıldı zaten..

 

Biraz yakılacak orman, biraz da imara açılabilecek kamu arazisi kaldı ki; buraların satışı konusunda da spekülatif hareketlerde bulunabiliyorsan bulun, bulunamıyorsan yabancılara satışına aracılık et..

''Komisyonculuk bana göre iş değil'' diyorsan biraz kredi bul bir gemi al, deniz nakliyatına el at..

''Rant'' konusunda yaratıcı ol.

Farz et ki bu toprağın üzerindeki her şey yabancılara satıldı, şunu bil ki hala satılacak bir şeyler vardır..

Dön toprağın altına bak. Tarihi eserleri satabilir, müzeleri özelleştirebilirsin.

 

O da mı bitti?
Ülkeyi işgal eden bunca emperyalistin köleye / hizmetçiye, başka ülkelere kaydıracak askere ihtiyacı olacaktır. İnsanını pazarla!!!

Her tercih bir vazgeçiştir oğlum... 16 milyon seçmen yanılıyor olamaz..

 

Anglo-Saksonların dediği gibi:
'Eat shit!' '50 billion flies can't be wrong!'.

'BOK YE'  '50 MiLYAR  SiNEK YANILAMAZ!'.  Vardır bir bildikleri...!!!

 

16 milyon kişi dinin insan gırtlağına bastığı bir hayat tarzı istiyor.

16 milyon kişi kadınların eve kapatılıp aksesuar niyetine kullanıldığı bir hayat istiyor.

Gümbür gümbür ezan sesleriyle, içkisiz, müziksiz, eğlencesiz, tesettürlü yaşamak istiyor. Gittikçe karararak yaşamak istiyor.

Uymak zorundasın oğlum...

Bundan böyle bira yerine elma suyu iç, biraz da namaz figürü öğren.

Takiyye yapmanda bir sakınca yok.

Elma suyu içer gibi yapıp bira içmen, figürleri doğru yapıp kulağında ipodla namaz kılman da mümkün..

Önemli olan dışarı verdiğin resimdir.

 

Kafanın içinde ne var, yeteneklerin nedir, bilgin ne düzeydedir, uzmanlığın ne derecedir bunların önemi yok artık.

Güç sahiplerine yanaş, onlardan bulaşacak güçle kendini daha da güçlendir..

Hiçbir zaman ''Ben torpil, tavassut istemem'' demek gibi bir enayilik yapma.

Her zaman kendin için ayrıcalık talep et.

Güçlü yakınların olduğunu iddia et. Güçlünün önünde eğil, bükül..

Ben Yeni Zelanda'da bir çocuk bakıcılığı işi buldum, oraya gidiyorum.

Dolapta zeytinyağlı fasulye var, kavrulmuş kıyma buzlukta..

 

Yol parası için, senin okul taksitini de bankadan çekmek zorunda kaldım, kusura bakma...

Sen de kendine bir iş bul artık..  Son iki ayın kirası ödenmemişti, bir icabına bakıver..

Hukuk okumayı bırakıp iş hayatına atılsan daha pragmatik bir seçim olabilir diye düşünüyorum..

Ben kadınların kıçındaki selülitin, kimin kimle yattığının haber olduğu TV programlarına daha fazla dayanamayacağım!!

Ucuz, tapon Çin mallarına, adam yerine soyguncuya, magandaya alıştırılmış ahalinin yeni Meclis'i oluşturma tercihine sonsuz saygı duyuyorum.

Sen de benim kaçma hakkıma saygı duy lütfen...

Tencerede biraz musakka var, bozulmasın...

İktidar partisine git, 'yardıma muhtaç seçmen' kaydı yaptır.
Oradan biraz yiyecek kolisi falan gelir idare edersin.

İşimi yoluna koyunca davetiye gönderir seni de aldırırım Yeni Zelanda'ya..

Ama sen en iyisi bul bir hacı kızı da evlen..  Sırtın yere gelmez..

Baktın olmadı, ya memlekette cirit atan Hıristiyan misyonerlere yanaş, kilise sana baksın, ya da bir proje üretir gibi yap.

 

AB'den, Soros vakıflarından biraz para kap..

Benim aklımda yıllardır ''Bok kenefe düştüğünde su sıçramasını engelleyecek köpük icadı'' projesi vardır mesela, bu projeyi hayata geçirebilir, paraya tahvil edebilirsin.

Her işin başı maddiyat evladım.

Akepe'ye emanet ol yavrum...

 

Gözlerinden öperim...

BABAN MIRZO...

 

İnternetten...

November 03

YORUMSUZ TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ

ata

yuh

FOTOĞRAFLAR SEVGİLİ MURAT BİNZET'TEN  

 

 www.solbirlik.net/

October 08

ADALET

Gönderi: Nurten Akyazılılar

Yaşlı kadın yatağından kalktı.
Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.
88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi.
Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu.
Abdestini aldı, sabah namazını kıldı.
Mutfağa yöneldi.


Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
Oturma odasına yöneldi.
Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.
Masanın üstü çerçeveler ile doluydu.
Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.
Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi.
Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.
Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı.
Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.
'Günaydın Kocacığım' dedi.
Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
Artık gözlerinden yaş damlıyordu.
Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi.
Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.
Gözlerinde biriken yaşları sildi.
Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini.
Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi.
Ağır ağır numaraları çevirdi.
Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi.
Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi.
Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.
Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu.
'Patlama be adam' dedi.
Nihayet taksiye binebildi.
'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför.
'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşır mısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.'
Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.
Kadın gülümsedi
'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'
'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'
'Anıtkabir'e'
'Anıtkabir'e mi?
'Evet'
'Tamam teyzeciğim'
'Yaş kaç teyzeciğim?'
'Seksen sekiz'
'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'
'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'
'Haklısın teyzecim'
Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti.
Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi.
Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi.
'Benimle gel'
Adam şaşırmıştı.
'Tabii teyze' dedi.
Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.
O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi.
Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak?
Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi
'Hayır'
'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'
'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'
'Ee o zaman'
'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'
Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.
Şoför utanmıştı.
Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar.
Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde 'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.
'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'
'Her ay geliyor musun?'
'Evet'
Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar.
Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler.
İçerisi çok serindi.
Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti.
Kadının nefes alışları sıklaşmıştı.
Nihayet mozolenin önüne geldiler.
Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu.
Çantasını açtı.
Tek bir karanfil çıkardı.
Mozoleye doğru ilerledi.
Çiçeği mozoleye koydu.
Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı.
Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı.
Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.
Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler.
Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
'Yoruldun mu Teyze' dedi.
Kadın sustu.
Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.
'Nereye gidiyoruz?'
'Bankaya'
Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı.
Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi?
En sonunda dayanamadı.
'Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?'
'Sor bakalım evladım'
'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'
'Uzun hikâye evladım'
'Olsun be teyze anlat ne olur'
'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hâkim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hâkim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hâkim olacaksın' dedi .'
'Sen ne dedin peki?'
'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'
'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'
'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hâkimlerindenim.'
'Vay be. Sende ne hikâye varmış Adalet Teyze'
'Herkesin bir hikâyesi vardır evladım. Herkesin hikâyesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikâyelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'
'Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin'
'Evet'
'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'
'Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada adın neydi evladım'
'Osman teyzeciğim'
'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'
'Tamam teyzeciğim'
Adalet hanım bankadan içeri girdi.
Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti.
Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.
'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü.
Tam vaktinde bankanın önündeydi.
Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.
'Hoş geldin Hâkim Teyze'
'Çok uzun zamandır bana Hâkim denmemişti.'
'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'
'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'
'Nereye gidiyoruz?'
'Seyranbağları’na'
'Tabii'
'Hâkim Teyze çok yer gezmişsindir sen'
'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'
'Ne iş yapardı amca?'
'Subaydı.'
'Ne zaman vefat etti?'
'1952′de'
'Çok olmuş. Gençmiş'
'Kore savaşında şehit oldu.'
'Allah rahmet eylesin Hâkim teyze'
'Sağol'
'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'
'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'
'Tamam. Buyur Hâkim Teyze. Geleyim mi ben'
'Yok bekle burada'
Osman beklemeye başladı.
Bir ara merak etti.
Binanın uzaktan görünen levhasına baktı.
'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu.
Anlam veremedi.
'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.
Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü.
Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı.
Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi.
Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır.
Her zaman yanımızdasınız.
Kızlarda sizi çok seviyor.
Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.
'Nereye Hâkim Teyze?'
'Hemen iki sokak öteye'
Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.
'Bekle beni'
'Tabii Hâkim Teyze'
Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım.
Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar.
Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
'İyi misin Hâkim Teyze'
'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'
'Nereye gidiyoruz?'
'Cebeci Asri Mezarlığına'
'Tamam'
'Teyze nerelisin sen?'
'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam da sağ salim döndü savaştan.'
'Sonra ne oldu?'
'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'
'Çocuğunuz var mı?'
'Bir kızım bir oğlum vardı.'
'Neredeler şimdi?'
'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'
'Ne güzel'
'1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'
'Üzüldüm Hâkim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'
'Evet. Şehit babanın şehit oğlu… Allah kimseye evlat acısı vermesin.'
'Amin. Ya kızın?'
'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.'
'Allah rahmet eylesin. Boş boğazlığımla üzdüm seni Hâkim Teyze kusura bakma'
'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme sağol'
'Geldik Teyze'
'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'
'Hâkim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'
'Yok beni alacaklar buradan'
'Hâkim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Ben de para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'
'Çocukların var mı?'
'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.
'Adları nedir?'
'Kemal ve Ayşe'
'Oğlumun adı da Kemaldi.'
Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..
'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'
Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü.
Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;
Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.
Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi.
Bu gün daha fazla çalışamazdı.
Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu.
Sanki gök delinmişti.
Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı.
İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
Siyaset doluydu gazete.
Hiç anlamazdı.
Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı.
Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.
Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.
'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı.
Gözyaşlarına engel olamıyordu.
Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.
Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…
----
Yazarı bilinmiyor...

Bu harika yazıyı bizlere ileten Öbeğimiz www.turkcelil.com/ Yazarı "Nurten Akyazılılar'a" teşekkürler ederiz.

September 02

Günaydın Meleğim dedi adam,

ucankus.gif

Sevindi haberi alınca..
 
Evet, kahrolası sessizlik, kahrolası prangalar...
Onda da farklı değil ki, günün hır-gürü,
site güncelleme,
komşulara laf atmalar,
onunla lak, diğeriyle luk,
öyle tatlı geçiyor ki günleri.
 
Sonra gece, sonra karanlık, sonra kıvranmalar...
 
Telepati, en güçlü iletişim kanalı..
Diğer ucunda nedense hep sen oluyorsun.
Sağ yanına dönmüş de sırtını, usulca yatıyorsun.
Prangasız, huzur dolu bir tebessüm yüzünde..
Solukların çok derinde, duyulmuyor bile.
Seni seyrediyor bir süre, öyle güzel uyuyorsun ki...
 
Burada hep mutlu oldu, şimdi yanındasın ya.
Daha da mutlu,
hafif bir öpücük konduruyor huzur dolu bedenine.
Tahmin ediyor olanları, üzülüyor.
Umutlanıyor,
..ve bekliyor..
Hep bekleyecek...

Yok! Fikrini ve düşüncelerini değiştirdi.

Beklemiyor, beklemeyecek...

August 28

Canım OĞLUMA/KIZIMA

Oğluma/Kızıma  Mektup:


Benim yaşlandığımı düşündüğün gün (ki yaşlı olmayacağım),
Sabırlı ol lütfen ve beni anlamaya çalış…
Yemek yerken üstümü kirletirsem… Üzerimi değiştirecek gücüm yoksa…
Lütfen sabırlı ol.
Benim sana bir şeyler öğretmek için seninle ilgilendiğim zamanları hatırla...

Seninle konuşurken, sürekli aynı şeyleri 1000 kere tekrarlıyorsam… Sözümü kesme… Beni dinle. 
Sen küçükken, uyuyana kadar sana aynı hikayeyi 1000 defa tekrar tekrar okumak zorunda kalıyordum.
Banyo yapmak istemediğimde; 
Beni utandırma ya da azarlama…
Seni banyoya götürmek için icat ettiğim küçük yöntemlerimi ve oyunlarımı hatırla…

Yeni teknolojiler karşındaki cahilliğimi görürsen… Bana zaman tanı ve beni yüzünde alaycı bir gülümsemeyle izleme…
Bazı zamanlarda unutkan olursam yahut konuşmalarımızda ipin ucunu kaçırırsam…

Lütfen hatırlamam için gerekli zamanı bana tanı… Eğer hatırlayamazsam, sinirlenme… Çünkü asıl önemli olan benim konuşmam değil, senin yanında olabilmem ve senin beni dinliyor olmandır.

Ben sana bir sürü şeyi nasıl yapacağını gösterdim…
İyi yemek yemeyi, iyi giyinmeyi… Yaşamı göğüslemeyi…
Eğer birşey yemek istemezsem, baskı yapma bana. Ne zaman yemem yada yememem gerektiğini ben gayet iyi bilirim.

Ve yaşlı bacaklarım yürümeme izin vermediğinde...
…bana elini ver…
Tıpkı, benim sana ilk adımlarını atarken verdiğim gibi.
Ve bir gün artık daha fazla yaşamak istemediğimi söylediğimde… Ve ölmek istediğimi…
kızma… Birgün anlayacaksın…

Yaşımın; zevk alma değil artık idareten yaşama yaşı olduğunu anlamaya çalış,
Bir gün şunu anlayacaksın: hatalarıma karşın hep senin için iyi olanı gerçekleştirmeye çabaladım ve senin yolunu hazırlamaya çalıştım.
Senin yanında olduğumda üzgün, kızgın ya da güçsüz hissetme kendini.
Benim yanımda olmalısın, beni anlamalısın ve bana yardım etmelisin.

Yürümeme yardımcı ol… Ve yolumu sabır ile, sevgi ile bitirmeme.... 
Benim için yaptıklarını, bir gülümseme ve senin için her zaman taşıdığım çok derin bir sevgi ile geri ödeyebilirim  ancak.

Seni/sizi çok seviyorum oğlum/kızım…. 
Ve hep seveceğim… 
Bunu sakın unutma(yın)…

BABAN ve ANNEN

August 25

Özlüyorum!...

Özlüyorum!

 

Dün gece düşümde gördüm seni

Bir köprü üstü ya da başka bir yerdi

Çok uzaklara bakıyor gibiydin…

 

Birden yakınında oluverdim

Yaklaştım usulcacık

Kalbim delicesine çarparak…

 

Ayağında mavi bir kot vardı

Saçların dalgalı, kısa

Biraz kilo mu almıştın ne…

 

Sarıldım sessizce ardından

Çevirdin güzel yüzünü sanki beklercesine

Yanaklarında sevgi dolu pembelik

Gözlerinde pırıltı…

 

Yüreğimde bir coşku oluştu

Bir sevinç doluştu kalbime

Sana yeniden kavuşmuştum

Düşümde…

 

Korktuğum olmamış

Beni reddetmemiştin…

 

Düşümde çok mutluydum

Mutlu olarak da uyandım

Ve uyandığımda yine

Yanımda

Seni aradım…

 

Sen ki benim

Vefakâr kadınımdın

Seni öylesine çok özlüyorum ki…

 

TürkCelil

August 09

Merhaba Dünya!..

Sabahın erken saatleri, kurulmuş bir makine gibi kalkıyor her sabah.
Yok, bu kalkışın orman yangınları ile bir ilgisi yok.
Burada, bu ortamda belki hava temizliğinden, belki huzurlu oluşundan olsa gerek, hemen her sabah kurulmuş saat gibi 10-20 dakikalık -/+ farklılıklarla ayakta.

Yaz aylarında doğaldır ki pencere açık, kuş sesleri bu erken saatlerde başlıyormuş.
Guguççuk derlermiş adına, Kumru'nun biraz büyüğü çocukluğunun geçtiği köyünde kapılarının önünde ki “Gam Ağacı” (!) onların yuvasıymış.
Ona çok yakınmış, bu yüzden olsa gerek bu kuşları hep sevmiş.
İşte onların sesi ve daha başka kuşların sesi O'nu uyandırıyormuş.
Bu sesi, sesleri duyduğunda eğer henüz uzanmışsa olduğu gibi havalanıyor, eğer ayakta ise öylesine yine havalanıyor duygusu sarıyormuş benliğini.
Canlarım, diye sesleniyormuş.

Mutluluğu daha önce hiç yaşamamış olduğu duygusu hep içinde.
Evet, hiç böylesine mutlu değil geçen yaşamında.
Neden, nasıl bilemiyor ama çok mutlu.
Bahçesinde ağaçları, çiçekleri...
Onlara bakmak, yaprakları sararıyorsa üzüntü duymak, acaba neden?
Sorusunu sormak kendine…

Bırakalım O konuşsun...
Suçu kendinde aramak, gübre mi fazla geldi acaba? bilmeden bilemeden mi yaptım diye sorgulamak.
Ve suçlamak, çiçeklerim adına, ağaçlarım adına.
Onları nasıl seviyorum bir bilseniz...

İşte böylesi duygular sarmış tüm benliğini burada, bu güzel ortamda.
Bu nedenledir ki, orman yangınları yüreğini dağlıyor.
O güzelim ağaçların yanışı, kavruluşu.
Onlarla beraber doğanın dengesi diğer canlılar?
Kuşlar belki yuvalarındaydılar, yavruları vardı kim bilir.
Böcekler, yılanlar, kurbağalar, çekirgeler, karıncalar...
Doğa...

Arka bahçemde hep serçeler, beni beklemekteler.
Neden ki?
Ekmeğim hep fazla gelmekte, kalanı ertesi gün onlara serpmekteyim parçalar halinde bahçeye.
Onu bekliyorlar, biliyorum bekliyorlar.
Hatta İlkbahar aylarında bir başka kuş gelmişti, tek.
O renkler, o başında açılınca yelpazeye dönüşen şey, adı neydi ne muhteşem bir kuştu.
Yaşamımda ilk defa canlı ve bu kadar yakından görmüştüm.
Bu mutluluk değil de NE?

İşte bu doğanın ta kendisi, uzakta yanmakta cayır cayır…
Çam ağaçlarının kavrulmuş yaprakları ve kül.
Balkonlarda, teraslarda ve caddelerimizde…
Yanıyor, yanmakta.
Yüreğimle birlikte.

Eğer yakınlardaysanız, eğer uzaktan dumanları görüyorsanız, yüreğiniz acıyor, gözlerinizde buğulanma.
Tv lerde oyun havaları, üçkâğıtçılıklar, yalancılar, aldatıcılar.
Bilge, "önce ekmekler bozuldu" demişti… Yalan.
Önce ve hep insanlar bozulmuş, insanlık çoktan unutulmuş.
Salaklar sürüsü sokakları sarmış, düşünmeyen, düşünemeyen, iğdiş edilmiş beyinli salaklar.
Ve o salakları iğdiş etmeyi marifet sayan diğer salaklar...
Evet, insanlar bozulmuş, bozulma sürmekte.
Amansızca...

10-13 yaş arası minik günahsız yavrular, kız çocukları.
Yobazların oyuncağı ana-babalar...
Teslim etmişler çocuklarını bu yobazlara, iğdiş edilsin diye beyinleri.
Işık görmesin hep, ama hep karanlıklarda kalsınlar diye.
İnsan denen varlık şayet düşünebiliyorsa, böyle bir yeteneği varsa, nasıl oluyor da böyle salak, böyle iğdiş beyinler taşır?
Gözler ne için vardır, ya da kulaklar?

Yüreğim sadece ormanlara, kuşlara böceklere yanmıyor.
Yanıyor yüreğim insanlık adına…
Etrafında ki güzellikleri göremeyen, duyamayan insanlar.
İnsan mıdır bunlar?
Yoksa insan kılığında bir başka şey mi?
Ne?

Güzellikleri göremeyen, duyamayan iğdiş beyinler neden hep pislikle kötülükle doludur ki?
İnsan ne zaman gerçek insan olacak ki?
Olacak mı, olabilecek mi?

Bir yanda yanan doğa, diğer yanda BS'da ki sorunlar, beni böylesine karamsar mı yaptılar.
Yok, yanlış, asla karamsar değilim.
Sadece üzülüyor yüreğim.
Üzgün yüreğim, hem de çok...

Sevgiyle

July 30

YENİ OKYANUSLAR

KIYIYI GÖZDEN KAYBETMEYE CESARET ETMEDİKÇE İNSAN YENİ OKYANUSLAR KEŞFEDEMEZ
- ANDRE GİDE

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu izlemekteydi.
Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı.
Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük bir dükkan için yeterliydi.
Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı.
Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.

Adam ona bir kez daha göz attı.
Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti.
Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:

- Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü?
Bu seneki modeller bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:

- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz.
Ama ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler tamamlanacak.
Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler...

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
- İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20 liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.

Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!.

Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi.

Ve çıkarttığı eskiyi göstererek.
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.
Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı.
Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu.
Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip:

- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok!' demişti.

Her rüzgar savuracak bir toz bulur,
Her hayat yaşanacak bir can bulur,
Her umut gerçekleşecek bir düş bulur
Bulunmayacak tek şey senin benzerindir

July 28

BÖYLE GİDERSE, ÖNÜMÜZDEKİ 20 YIL İÇİNDE TÜRKİYE CİDDİ BİR TOPRAK KAYBIYLA KARŞILAŞIR.. EN AZ İKİYE BÖLÜNÜR... HATTA BÖLÜNMEDEN ÖTE...

sinir
FATIH ALTAYLI
 
 
Ankara'nın göbeğinde Kandil Dağı mı var!
Üç gündür bekliyorum, büyük medyadan birisi sesini çıkaracak mı diye.
Tıs yok.
Çıt yok.
Bırakın medyayı, yargıdan ses yok, Türkiye'yi yönetenlerden ses yok.
Hafta sonunda televizyonlardan DTP'nin "Güvencinlerin iş başına getirildiği" kongresini izledim.
İzlemez olaydım.
Kongre tam bir PKK kongresiydi.


Kandil dağında yapılsaydı, bundan farklı, bundan öte yapılamazdı.
Abdullah Öcalan ve Murat Karayılan'ın kardeşleri kongre salonunda kendilerine ayrılan özel bir bölümde oturdular. Parti önderliğini temsilen.
Dört bir yanda Öcalan posterleri, PKK'nın askeri ve siyasi kanatlarının afişleri vardı.
20 bin kişi 'Öcalan'a özgürlük' diye bağırdı.
Ve daha vahimi, çok daha vahimi DTP Kongresi boyunca çalınan, salondakilerin halay çektiği, bir dakika bile susmayan bir "Türkü" idi.
İşte bu türkü kanımı dondurdu.
Türkünün adı "Oramar türküsü"
Öyle herhangi bir türkü değil.
Yeni bir türkü.

Türküyü yazan kim biliyor musunuz?
Dağlıca Baskını'nı düzenleyen teröristler.
DTP Kongresi boyunca çalınan bu türkü bir Dağlıca baskını güzellemesi.
Kendilerince baskını anlatıyorlar. Gerilla dedikleri teröristlerin Dağlıca'ya nasıl geldiğini, Türk askerini nasıl vurduğunu, silahların nasıl konuştuğunu, askerlerimizin nasıl çaresiz kaldığını anlatan ve Dağlıca Baskını'nı yapan teröristlerin övüldüğü, Dağlıca Baskını'nı kutsayan bir türkü.

Ve bu "Terör türküsü" DTP Kongresi boyunca fon müziği olarak durmaksızın çalındı.
Ve üç gündür bekliyorum, kimseden ses seda çıkmadı.
Bırakın gazeteleri, savcılardan bile çıt çıkmadı.
Sadece basın savcılığı, basın suçları açısından bir inceleme başlatmış.
Teröre methiye düzülüyor, Dağlıca Baskını'nı yapan teröristler övülüyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor!
Niye?
Ben bilmiyorum.

Kimse çıkıp da "DTP legal bir parti" demesin.
Legal partilerin terörü övme, kutsama hakkı olamaz.
İşçi Partisi'ne terör suçlaması yapılıyor, DTP ise terör türküleri çalıyor.
İş mi bu!
Ve bütün bunlar Ankara'nın göbeğinde oluyor.
Ankara'da bir spor salonu Kandil Dağı'na çevriliyor.
Tınan yok.
Terör türküleri, Öcalan posterleri Ankara'nın göbeğinde.

Öcalan'ı Türkiye'ye getiren Albay ve İmralı'nın bağlı olduğu orgeneral hapiste.
Bunlar birbiriyle doğrudan bağlantılı gelişmelerdir diyemem ama ilgi çekici bir durum olduğu net bir şekilde ortadadır.
Türkiye'nin içinde bulunduğu süreci ve gideceği yönü de anlamamızda yardımcı olan bir tespittir.
Türkiye'yi yönetenler, Türkiye'nin geleceğini şekillendirenler, ister asker olsun, ister sivil, ister bürokrat olsun ister siyasetçi bu durumun farkında mıdır onu da bilmiyorum.

Ancak böyle giderse Türkiye önümüzdeki 20 yıl içinde ciddi bir toprak kaybıyla karşılaşacaktır.
En az ikiye bölünecektir.
Hatta bölünmeden de öte bir durum söz konusudur.
Bugünün "Terörle mücadele kahramanlarının" yarın bir gün "Savaş suçlusu" olarak aranması bile ihtimal dahilindedir.
Türkiye şimdiye kadar hiç karşılaşmadığı bir tehditle karşı karşıyadır.
Ve ne yazık ki, bu tehdidi idrak edebilecek bir "Dingin kafa" Türkiye'de ortalıkta görünmemektedir.
Bugün Türkiye'nin sorumlu mevkilerinde oturanlar, tarih önünde bu hesabı verecektir!

FATIH ALTAYLI
July 27

Perinçek'ten ilginç bir mektup

Fatih Altaylı
24.7.2008 14:50
Madem mektuplardan gitmeye başladık, bugün de cezaevinden gelen bir 
başka mektubu aktarayım.
Doğu Perinçek'in mektubunu. Kendi elyazısıyla kaleme alıp, elden yolladığı, hayli ilginç mektubunu.
Mektubun bir bölümünü kişileri hedef aldığı için çıkardım. 
Ancak bütünlüğüne hiç bir zarar vermedim.
İşte o mektup:
"Sayın Fatih Altaylı,
Aziz kardeşim,
Şimdi Habertürk'te sizi dinledim; hep dinliyorum.
Bizi bilgilendiriyorsunuz, akıllısınız, vicdanlısınız.
Özden Örnek'le ilgili söylediklerin hepimizin, bütün milletin vicdanında duyduklarıdır. Hepsi çok doğru ve mutlaka bu ses yükselmeliydi. Sağolunuz.
Ergenekon'a gelince...
"Sonuna kadar üzerine gidilmeli, çeteler ortaya çıkarılmalı, yıllarca bunun mücadelesini verdik" diyorsunuz.
Bunlar yaşadığımız uygulamayla, bugünkü soruşturma pratiğiyle en küçük ilgisi kurulmayacak, ayağı yere basmayan, havada sözler!
Doğu Perinçek, Alemdaroğlu, İşçi Partisi yöneticileri, İlhan Selçuk, Şener Eruygur ve Hurşit Tolon'un üzerine yürümek mi çeteleri açığa çıkartacaktır.
İnsaf!
Vicdanlarımızı Ergenekon'a gelince tatile mi yolluyorz?
Türkiye'ye kontrgerillayı biz öğrettik. Onun işkence halerinden, sorgularından geliyoruz.
-1973 TİKP savunması
- 1978-80 Aydınlık kontrgerilla yayınları
-1987 MİT raporları ve kontrgerilla faaliyetlerini ortaya döken mücadeleler
-1996 Susurluk, Çiller örgütü
-Ondan önce Turgut Özal'ın örgütlediği Emniyet'teki şeriatçı cunta
-Sakarya Üçgeni ve Doğu'daki cinayetler
-Hizbullah
- Fethullahçı Gladyo vb.
Kontrgerillayı Türkiye'ye, kamuoyuna, basına hepinize, siz dahil biz öğrettik.
Önder arkadaşlarımızı şehit vererek, can pahasına verdiğimiz mücadeleyle kontrgerillanın ciğerini, ruhunu, her şeyini ortaya çıkardık.
Hiram Abbas-Eymür ikilisi "İtiraf etmek lazım Perinçekler bizi iki kez felce uğrattı" dediler.
Savaş hala o savaş.
Biz bugün de kontrgerilla ile uğraştığımız için hedefteyiz.
Yalnız bir değil, diğerleri de. Alemdaroğlu vb.
Kontrgerilla'nın öldürdüğü insanlarımıza bakınız, ADD Genel Başkanı Muammer Aksoy'lar, ADD Genel Başkan yardımcısı Prof. Kışlalı'lar, Org. Eşref Bilis'ler, Uğur Mumcu'lar...
Bugün Ergenekon'dan içeri atılanlara bakınız. Yine aynı insanlar. 
Atatürkçüler, devrimciler, yurtseverler!
Hapse atılanlar arasında falanca mafya babası da var diyeceksin.
İşte onlar sizin gibi temiz kalpli arkadaşlarımı aldatmak için araya serpiştiriliyor.
Bunu görmeyecek, göremeyecek bir insan mısınız siz!
ABD güdümlü Fethullahçı Gladyo, bugünkü Kontrgerila, Uğur Mumcu'ları öldürmesinden bu yana aynı operasyonu sonuçlandırma girişiminde, Kemalist devrimi yıkıp bitirme hamlesinde!
Siz temiz kalpli arkadaşlarımız ise, çeteleri bitirin çağrısı yapıyorsunuz. Atatürk'ü bitiriyorlar, göremiyor musunuz!
Çeteleri, kontrgerillayı ABD mi bitirecek, AKP iktidarı mı bitirecek?
Mafyadan, çetelerden söz ediyorsunuz.
Size Mafya-tarikat-gladyo takımının son manzarasını hatırlatayım: Hasan Doğan'ın cenazesi
Mafya-tarikat-gladyonun üzerine gidelecekse işte oradalardı. 
Çetelerin üzerine Atatürkçü, milli bir hükümet gidebilir.
Partileri kapatılıyor.
İşte çetelerin üzerine gitmek bu hareketle başlıyor.
Sizlerin Ergenekon mu bunlar diye kuşkuyla baktığınız insanlara bakın.
Burada oturanlar Bağ Kur borcunu ödeyemeyenler, çek defteri, banka hesabı bile olmayanlar. Bunlar mı çete!
Niçin bu hatalı bakış açısındasınız?
Gladyo teoriniz gerçekçi değil.
Gladyo NATO'nun, NATO üyelerini denetleme örgütüdür! Adresi ABD, NATO orada bulabilirsiniz.
1990 Körfez Savaşında Orgeneral Necip Torumtay Özal'ın, ABD'nin kara harekatını kabul etmedi. İşte kopuşun başlangıcı budur!
Eşref Bitlis ABD'nin Kuzey Irak planının bozmaya giriştiği için katledildi.
Eşref Bitlis'in öldürülmesi kopuş noktasıdır. Tarih 17 Şubat 1993.
Oradan çuval geçirmeye kadar gelindi. Türk ordusu ABD için artık güvenilmezdi, hizadan çıkmıştı.
Bu süreçte gladyonun merkezi polisin içine taşındı.  Orada bir şeriatçı cunta oluşturuldu.
İçişleri Bakanlarına bakınız. 1973'ten bei hep şeriatçı takımının elinde oldu.
Ordu ABD'ye vaziyet almaya başlayınca merkez polisin içine kaydırıldı. Fethullahçı gladyo.
......(Burada kişilere yönelik suçlamalar var. Kanıtsız olduğu için o bölümü yazamıyorum)
Kuddusi Okur mu çete?
Yoksa Tayyip-Ethem ikilisi ve Fethullah vb mi?
Olayı doğru zemine oturtamazsak işin içinden çıkamayız.
Bu mektubu size tarihi bir belge olarak, kendi elyazımla, size çok değer verdiğim ve yürekten dostluk duyduğum için yazdım.
AKP yıkılıyor. AKP sonrasını Türkiye'nin çok iyi planlaması ve hayata geçirmesi lazım.
Tarihten gelen çok sağlam bir rota var: Kemalist Devrim.
Türkiye büyük sancılarla da olsa Atatürk'ü yeniden keşif  yıllarına giriyor.
Bu yolda hep birlikte olacağız, vicdanlı ve vefalı kardeşim.

Candan selam ve saygılar
Doğu Perinçek"
 
 
July 24

Hiç kimse...

yaprakkartalagac

Hiç beklemediğin bir anda önüne düşen sararmış bir yaprak.
Habercisi Sonbaharın.
Sonra çoğalan, sonra savrulan,
sonra süpürülen milyonlarca yaprak.
İçlerinde saklı hüzünler...
Parlayan günlerin griye dönüşü.
Kararan yürekler. (...)
 
Kapılar,
pencerelerde sıkı sıkı kapanmalar,
hızla düşen yaprakların ardında bıraktığı çıplak,
çaresiz yalnız ağaçlar.
Hüzünlü ağaçlar,
korunmasız kalan kuşlar...
 
Yüreğimde oluşan kara bir boşluk var,
önce griydi boşluk sonra kararmaya başladı.
Her kara nokta bir göl oluşturdu benliğimde.
Aktılar sular seller gibi damarlarıma,
karardı kanım sıkıştı yüreğim.
Anladım ki artık güneş çıkmayacak,
çıksa bile nazlanacak ısıtmaktan.
Çok uzaklarda duracak,
belki merak edip aşağıya arada bir bakacak.
Ama ısıtmayacak...
 
Ama ben üşüyorum,
titriyorum ben.
Yüreğimde bir boşluk var
Durmadan büyüyor,
büyüyor durmadan.
Bir şeyleri özlüyorum bilemeden.
Ve bekliyorum..
 
Hiç kimseyi...

 

TürkCelil-Haberci

Açıklama...

Bu sayfaya eklenen motor satış ilanları,
TürkCelil-Haberci'nin
kendi inisiyatifi ile eklenmektedir.
Ne motor sahiplerini tanımakta, ne de bu ilânlardan her hangi bir çıkarı söz konusudur.
Kendisi de bir motor tutkunu olduğu için, dostlara, kendilerini tanımasa bile bir jest yapmak adına
"sahibinden" sitesinden alarak buraya eklemiştir.
Yanlış anlamalara neden olmamak adına, bu açıklama gerekli görülmüştür.
Saygı ile
TürkCelil /Haberci


 
Anı - Öykü - Şiir - İzlenimler